Ana Sayfa Kendi Kendine Gözlük Kaynayan Kurbağa Sendromunu Tersine Çevirmek

Kaynayan Kurbağa Sendromunu Tersine Çevirmek

           Bazı sözler vardır, insanın doğasını o kadar iyi ifade eder ki, ara ara hatırlayıp yeniden feyiz alırız. Max Planck’ın şu sözü de bende böyle bir etki yaratmıştı: “Yeni bir bilimsel gerçek, ona karşıt olanları ikna edip ışığı görmelerini sağlayarak başarıya ulaşmaz. Bunun yerine karşıtları er ya da geç ölürler ve onların yerini bu gerçeğe alışmış yeni bir nesil alır.” Bu söz bize alışkanlıklar hakkında ne düşündürebilir?

           İnsanın değişime karşı direncini ifade eden bu söz ne maksatla söylenmiş olursa olsun ben şunu anlıyorum: İnsanın değişimi ani ve devrimsel bir şekilde gerçekleşmez; bunun yerine değişimin belli bir zamana yayılarak evrimsel olarak gerçekleşir. Bu bilgi aslında hepimizin sağduyusuna yerleşmiştir ama yine de hem kendimizden hem de başkalarından hemen değişmelerini bekleriz. Ancak, değişim sandığımızdan daha zordur. Peki, değişmenin bu prensibine uygun bir perspektifle alışkanlıklarımıza nasıl yaklaşabiliriz? Çünkü biliyoruz ki, değişmesini dilediğimiz davranışlarımızın büyük çoğunluğu alışkanlıklarımızdır. Ancak ironik bir şekilde, halıdaki lekeyi temizlemek için bastırdıkça lekenin daha derine inmesi gibi değişmesi için ne kadar çok zorlarsak alışkanlıklarımız da benliğimize o kadar yerleşir. Bu yüzden oyunu kurallarına göre oynamamız gerekir.

            Pek çoğumuz, sosyal medya sağ olsun, popüler hikayelerden haberdar oluyoruz. Mesela, suda kaynayan kurbağanın hikayesine çoğumuz aşinayızdır. Bilmeyenler için ben yine de anlatayım. Bu hikayede, kurbağayı ilk önce kaynar suya atarlar ve kurbağa ani bir hareketle sudan zıplayarak kurtulur. Sonrasında anı kurbağayı bu sefer ılık bir suya koyarlar. Suyun altını açarlar ve kurbağa ağır ateşle yavaş yavaş kaynayarak ölür. Suyun sıcaklığının yavaşça artmasından dolayı değişimi hissedemez ve kaynadığının farkına varamadan ölür. Bu hikayeyi genelde politik alaycılık malzemesi olarak yıllarca hep başkalarını eleştirmek için kullandık. Ancak burada bu hikayeye umut veren bir açıdan bakmak istiyorum. Acaba bu hikayeden alışkanlıklarımız hakkında ne çıkarabiliriz.

            Kurbağa hikayesindeki anahtar kelimelere baktığınızda “ani” ve “yavaş” sözcükleri dikkatinizi çekmiştir belki. Tıpkı kaynar suya atılan kurbağa gibi biz de bazen kendimizden çok büyük bir değişim bekleriz ama başaramayınca da kurbağanın aniden zıplaması gibi kaçarız o değişimden. Halbuki alışmak istediğimiz yeni davranışı ağır ateşte kaynama şeklinde belli bir ritme bıraktığımızda, değişim farkında olmadan gerçekleşmiş olur. Burada değişimi kurbağa hikayesinde olduğu gibi olumsuz manada kullanmadığımı fark etmişsinizdir. Alışkanlıklarınızı ani bir şekilde değiştirmeye çalıştığımız zamanları hatırlayın, bir de hiç farkında olmadan yıllar öncesine göre değişen alışkanlıklarınızı düşünün. Aralarındaki 7 farkı bulabildiniz mi?

            Hepimiz hayatımızda defalarca yeni bir alışkanlık edinip kötü bir alışkanlıktan kurtulmaya çalışıp başarısız olmuşuzdur. Mesela, spora başlamaya karar veren ve hemen spor salonuna üye olup peşin ödediği 1 yıllık üyeliğinin son 11 ayını salona uğramadan geçiren birini düşünelim. Karar almanın uygulamak kadar kolay olmaması üzücü olsa da bu durum, aslında alışkanlık edinmeyle ilgili prensipleri unutmanın bedelidir. Bir anda Netflix’te geçirdiğimiz konforlu saatleri terk edip düzenli blog yazıları yazmak da bundan muaf değil elbette. Eskilerinden kurtulup yenilerini edinmenin bu prensipten hareketle biri yolu var mı? Pratikte bu tip yeni alışkanlıkları kazanmak için nasıl bir strateji izlemeliyiz?

            Aslında pratik olarak nasıl bir yol izleneceği yazının genel havasından çok rahat çıkarılabilir. Spor yapmayı alışkanlık haline getirmek istiyorsak, bir kerede yalnız bir şınav çekerek başlayabiliriz. Blog yazmayı alışkanlık repertuarımıza eklemek istiyorsak, günde 50 kelimeyle tatmin olmamız gerekebilir. Buna “2 dakika kuralı” deniyor ve işe yaradığı defalarca kanıtlanmış bir teknik.

           Bu teknik kendini kandırmanın olumlu manada kullanılması olarak görülebilir. Çünkü, genelde bir şınav diye başlarsınız ama en azından 10 şınav çekersiniz. Devamlı yapmayı sürdürdüğünüzde, bir bakmışsınız 10 dk.lık bir egzersiz sizin için rutin haline gelmiş, tıpkı benim gibi.

           Yazı yazma meselesi için de aynı şey geçerli. Hiç yazmak istemediğim zaman, bu kuralı hatırlayarak kendimi kandırmayı tercih ediyorum. Bazen gerçekten sadece bir paragraf yazıp kalkıyorum bilgisayarın başından, bazen de bugün bu yazıda olduğu gibi sonunu getirmeden bırakamıyorum yazmayı.

Boğaziçi Üniversitesi mezunu bir psikolojik danışman olarak dinmeyen bir merakın verdiği enerji sayesinde, okumanın ve yazmanın bilgelik getireceği umuduyla yaşıyorum.

CEVAP VER

Yorum yapmak isteyebilirsiniz.
Lütfen isminizi buraya giriniz