Ana Sayfa Kendi Kendine Gözlük Yorgunluk Hissi ve Beden-Zihin Bütünlüğü

Yorgunluk Hissi ve Beden-Zihin Bütünlüğü

           Beden-zihin ikiliğinin ortadan neredeyse kalktığı günümüz tıp ve psikoloji disiplinlerinde beden ve zihni bir bütün olarak görme eğilimi oldukça kuvvetlendi. Artık bazı hastalıklar psikosomatik olarak ele alınmayı da geçti ve bütün hastalıkların psikosomatik olabileceği argüman olarak tartışılmaya başladı (Langer, 2009).

            Beden ve zihni bir bütün olarak düşünmek için araştırmalar spor psikolojisinde de önemli atılımlar meydana getirdi. Yorgun hissettiğiniz zamanları hatırlayın. Ne kadar yorgun olduğumuzu düşünerek akşam olduğunda dizi izleme isteğimizi meşrulaştıran bir karar verme sürecine gireriz. Aslında yüksek lisans tezimiz için en azından bir sayfalık bir çalışma yapmamız gerekliliğine rağmen yorgun olduğumuz “hissi” ile vicdan azabından kurtulmak oldukça rahatlatıcıdır.

           Bedensel olarak yorgun hissettiğimiz pek çok durumda aslında bunun bedenimizle tam olarak bağlantılı olmadığını gösteren araştırmalar var. Klasik görüşe göre, spor yapan biri için kaslarında oksijen kalmamasından dolayı bedene yorgunluk mesajları gider. Beden kendini dinlendirmeye almak zorundadır yoksa kaslar yıkıma uğrayacak noktaya gelir. Fakat bu aşamada yeni araştırmalar söylüyor ki, bedenin verdiği “doğal” değil öğrenilmiş bir tepkidir. Yani, inanç ve algılarla şekillenen beynimiz karar mekanizması olarak iş başındadır (Marchant, 2016).

           Yapılan araştırmada, bedenimize yorgunluktan dolayı dur mesajı verdiğimiz noktada kaslarımızda oksijen miktarının tükenmiş duruma gelmediği bulunmuş. Yani, hala performans gösterecek kadar çalışır durumda olmasına rağmen kaslarımıza dur mesajını veriyoruz. Bizi durduran şey yorgunluk dediğimiz doğal bir olgu mu yoksa ona dair algılarımız mı? Kasların tükenip yıkıma uğramadan önce elbette nerede duracağımızı bilmemiz önemli. Yine de bu araştırmanın kendimize koyduğumuz zihinsel bariyerleri hatırlatması açısından değerli bir mesaj taşıdığını düşünüyorum.

           Marketten eve taşıdığım poşette bile fark ettiğim bir gerçeklik bu. Kol kaslarımın bitmeye yakın olduğunu hissettiğimde kendimi güvene almak adına riskten kaçınır ve durup dinlenebilirim. Ya da derin bir nefes alıp yolun kalanını biraz zorlanarak da olsa bitirebilirim. Burada karar vermemi sağlayan unsur kol kaslarımda mevcut bulunan oksijen miktarı değil daha önceki poşet taşıma deneyimlerimden öğrendiğim yorgunluk hissi ve algısıdır. Yani, benim kararımı belirleyen kaslarımın gerçek durumu değil; kolumun sahip olduğu kapasiteye yönelik inancımdır. Belki böylesine iddialı bir çıkarım yapmak bilimsel açıdan doğru olmayabilir ama insanın doğasını ve gelişim potansiyelini anlamak adına bana oldukça anlamlı görünüyor.

           Market poşetini eve hiç mola vermeden taşımam gerekmiyor elbette. Bu örnekte, beynimizden gelen yorgunluk mesajlarına göre hareket etmek hayatımızda önemli bir fark yaratmaz. Öbür yandan bir maratonu kazanmak ya da “zor” olarak algıladığımız başka hedeflere ulaşmak söz konusu olduğunda, zihnimizin bedeni korumaya yönelik geliştirdiği bu önleyici mekanizma bizi potansiyelimize ulaşmaktan alıkoyabilir. Şaşılacak derecede muazzam hedeflerin (Everest’e çıkmak gibi) başarıldığı bir dünyada, hepimiz aşağı yukarı aynı biyolojik bedene sahip değil miyiz? Galiba bizi ayıran şey zihinlerimiz; inanç ve algılarımız.

           Şöyle bir sonuca varıyorum ki, kendi potansiyelimizi gerçekleştirmeye en büyük engeli yine bizim kendi zihnimiz oluşturuyor. Yine gayri resmi bir deneyde, bir profesör öğrenci gruplarından birincisine 100, ikincisine 200 adet ellerini yana açarak atlama hareketi yaptırıyor. Birinci grup 65-70 civarına geldiklerinde; diğer grup ise 130-140 defa yaptıklarında yorgun hissettiklerini söylüyorlar (Langer, 2009). Yani her iki grupta kendileri için belirlenen hedefin üçte ikisine kadar oksijen sorunu yaşamıyorlar. Burada bizi yorgun hissettiren kaslarımızdaki oksijen miktarı olsaydı böyle bir tablo ortaya çıkmazdı sanırım.

           Kendimiz için yeterli gördüğümüz aşamada bizi durduran da muhtemelen bedenimizin biyolojik yapısı değil. Ne kadar ileriye gidebileceğimiz noktasında bizi sınırlayan geliştirdiğimiz inanç ve algıların ürünü olan zihnimiz. Kim bilir, kendi hedeflerimizi belirlerken de bizi sona yaklaşırken yorgun hissettirip başka uğraşlara yönelten bir zihinle uğraşıyoruzdur.

Boğaziçi Üniversitesi mezunu bir psikolojik danışman olarak dinmeyen bir merakın verdiği enerji sayesinde, okumanın ve yazmanın bilgelik getireceği ümidiyle sürdürülen bir yaşam...

CEVAP VER

Yorum yapmak isteyebilirsiniz.
Lütfen isminizi buraya giriniz