Ana Sayfa Kendi Kendine Gözlük Çocukluktan Miras aldığımız Beklentiler ve Mükemmeliyetçilik

Çocukluktan Miras aldığımız Beklentiler ve Mükemmeliyetçilik

           Beklentilerimiz gerçekten bize mi ait? Yoksa beklentilerimiz yetiştiğimiz koşullarla mı şekilleniyor? Bu soruyu “ya o ya da” diğeri şeklinde sormak belki de hata; çünkü her ikisinden de payımızı alıyoruz muhtemelen. Beklentilerimiz hayata bakışımızı büyük ölçüde etkiliyor. Hatta mutlu ve tatmin olup olmadığımız kadar temel duyguları bile. Beklentilerimizi sorgulayıp daha gerçekçi bir şekilde düzenlememiz mümkün ya da gerekli mi? Tıpkı duygularımızı düzenlemeyi öğrenmemiz gerektiği gibi acaba beklentilerimizi de gözden geçirmemiz ve bilinçli bir seçimle yeni baştan inşa etmemiz gerekiyor olabilir mi?     

            Geçenlerde bir arkadaşıma yüksek lisans hocalarımdan birini şikayet eder bir dille eleştiriyordum. Beni onaylamasını beklerken bana yaptığı yüzleştirme beni epey düşündürdü. Yüksek lisans eğitiminden, derslerinden ve hocalarından beklentilerimin gerçekçi olmadığına dair bir içgörü oluşturmama vesile oldu. Dahası beklentilerimin gerçekçi olmamasının sorumlusu bendim; yani değişmesi gereken hocalarımın ve derslerinin niteliği değil benim beklentilerimin gerçeklikle var olan uyumsuzluğuydu.

            Peki, ne olmuştu da hocamı eleştirip hatta dersini bırakacak kadar ileri gidecek bir tepki vermiştim (Tabi ki, seçmeli bir dersti). Dersin adı “Etkili Sunuş Teknikleri”ydi. Sunum yapma becerimi geliştirme fikri hoşuma gittiği için ortalama bir beklentiyle dersi seçmiştim. Hiç yoktan sunum yapıp deneyim kazanırım diye düşünmüştüm. Fakat, hocanın dersteki duruşu bana son derece lakayt gelmişti ve öğrencilerinden beklentisi oldukça düşüktü ve verebileceği şeylerin çok sınırlı olduğunu görebiliyordum. Yüzeysel katkıları, hazırlıksız ve spontane duruşu ve derste olmaktan pek de zevk almıyor izlenimi veren beden diliyle beni dersten soğutmuştu. Biliyorum, anlaşılması belki zor ama neden diğer arkadaşlarım gibi “AA” alacağım kesin olan bu dersi bırakmak isteyeyim ki? İşte bu sorunun cevabı bizi konumuza geri getiriyor: Beklentiler.

            Belli ki bu ders, Etkili Sunuş Teknikleri” giriş seviyesinde ve genel öğrenci profilini memnun edecek kolay bir dersti. Fakat, benim bu dersle alakalı nottan daha büyük beklentilerim vardı ve sonuç tam bir hayal kırıklığı olmuştu. Bu durumu arkadaşıma anlattığımda, ki kendisi benden kat be kat rasyonel değerlendirmeler yapabilen biridir, bana “Ne var bunda?” der gibi baktı. “Belki de o ders hocanın hayatındaki öncelik sırasında en aşağılarda yer alıyordur”. “Hımm!” dedim. “Nasıl yani, bu onun işi, hakkıyla yapmalı, daha fazla önem/değer vermeli değil mi?” O da karşılık olarak kendi yüksek lisans deneyiminden örnek verdi: “Ben de bazı derslerin not ağırlıklarını hesaplıyorum ve bazı ödevlerden feragat edip bir öncelik sırası yapıyorum, başka türlü her dersin isteklerini mükemmel şekilde yerine getiremem ki? Aynı şeyi hocaların yapması da normal değil mi? Belki dersi hemen bitirip evde çocuğuyla vakit geçirmenin planını yapıyor. Belki senin bu derse vermesi gerektiğini düşündüğün emeği çocuğuna gösteriyordur. Neden bu derse, çocuğundan daha fazla değer vermesini bekliyorsun ki?”

           Ben ki, hep hocaların yerine kendimi koyup bundan daha iyisini yapmak için çabalayacağımı söylerdim kendi kendime. Ama şimdi o kadar da emin değilim. Hayatımdaki her şeye en önemli şeyim gibi zaman ve emek harcamaya kalkmak pek gerçekçi gelmiyor artık. Dahası anladım ki, bu güdünün altında çocukluk yaşantıları var. Eğer benim gibi sık sık eleştirilen/yargılanan bir çocukluk geçirdiyseniz, bunu ben söylemeden tespit etmiş bile olabilirsiniz. Bu yaşantılar sonucu ister istemez kendimizden de etrafımızdaki diğer insanlardan da daha fazlasını bekleyebiliyoruz. Fakat, çocuklukta deneyimlediğimiz olaylardan öğrendiğimiz ve belleğimize hatalı kodlanan o duygular bugünün beklentilerini şekillendirmeyi bırakmalı artık.

            Beklentilerin doğasını anlamak bu sorgulamadan sonra temel meselelerimden biri haline geldi. Beklentilerimiz o kadar benmerkezci ki, o kadar tek boyutlu bir bakışla bizi yönlendiriyor ki, olayları ve durumları doğru analiz edip doğru tepkiler üretmemiz zorlaşıyor. Beklentilerimizin bize ait olup olmadığını sorgularken, bazen bizi engelleyen bir düşmanımız olabileceği ihtimaline de kapı aralamak istiyordum. İnsanları ve daha da önemlisi kendimizi yargılarken/eleştirirken aynı beklentiler bize yol  gösteriyor olabilir mi? İnsanları yargılayan ve onların daha iyi olmaları gerektiğini söyleyen benliğimiz kendi içimizde bulunan mükemmeliyetçiliğin bir yansıması olabilir mi? Öyle ki, zaman zaman kendimden beklentilerimi sorguladığımda, onların başkalarından beklentilerimle ne kadar paralel olduğunu görünce şaşırmadan edemiyorum. Bu içgörü sayesinde, kendimden beklentilerimi gerçekçi hale getirmek için önce başkalarına dair beklentilerimden başlamam gerektiğini öğrendim.

            Hani bazılarımızın zayıf yanımız diye dile getirdiği ama beden dilimizle gurur duyduğumuzu saklayamadığımız özelliğimiz olan mükemmeliyetçilik, artık mücadele edilecek bir mesele olmaktan çıkıp gerçekten kabul ettiğimiz kırılgan yönümüzün bir parçası haline gelebilir mi? Çünkü, Carl Rogers’ın da dediğini her geçen gün daha iyi anladığım gibi “En ilginç ikilem kendimi olduğum gibi kabul ettikten sonra değişebilmemdir”.

Boğaziçi Üniversitesi mezunu bir psikolojik danışman olarak dinmeyen bir merakın verdiği enerji sayesinde, okumanın ve yazmanın bilgelik getireceği umuduyla yaşıyorum.

CEVAP VER

Yorum yapmak isteyebilirsiniz.
Lütfen isminizi buraya giriniz