Herkesin en az bir kez okuduğu sonrasında da izlediği, izlediği sonra da neden okumamışım diyerek okuduğu, ya da en kötü ihtimalle “ben bunun adını bir yerlerde duymuştum ya” dediği bir yapıtın incelemesini paylaşacağım: Ölü Ozanlar Derneği.

Hepimizin kalbinde taht kuran John Keating karakterinin yer aldığı bu filmi kısaca özetleyerek eğitimsel açıdan eğitim akımlarıyla bağlantılandırarak ve psikolojik açıdan – daha önce benzerlerinin pek çok defa yapıldığı gibi- ele alacağım.

Haydi başlayalım,

Reklam

Film, edebiyat öğretmeni olan John Keating’in dört ilkesi ‘gelenek, şeref, disiplin ve mükemmeliyet’ olan bir erkek yatılı okuluna gelmesiyle başlar. Hikayede yer alan yedi genç ergenlik döneminde ve de aile baskısı altındalar. John Keating baskı altındaki bu öğrencileri edebiyat ve şiirin farklı dünyasıyla tanıştırarak onları hayata ‘bir dize katmaya’ davet eder. Farklı yöntemlerle hayata farklı açıdan bakma konusunda ve ‘anı yaşama’da onları yüreklendirir. (bkz. Varoluşsal Psikoloji kokusu alınan detaylar). Bay Keating’in yıllığını bulan bu yedi genç şiirler ve hayatın kendisinden bahseden yazılarla birlikte öğretmenlerinin mensubu olduğu Ölü Ozanlar Derneğini yeniden yaşatırlar. Belirli vakitlerde toplanıp şiirler okumaya ve gelecek planlarına dair konuşmaya başlayan gençler özgürleşme sürecine girerler. Aşklarını özgürce ifade etmeye, tiyatro ve sanat uğruna otoriteye karşı gelmeye, dayatılan düzenin kölesi olmadan bu düzen içerisinde sivrilmeyi göze almaya başlarlar. Olaylar okul yönetiminin bu gizli grubu öğrenmesi ve olayları Bay Keating’e bağlamasıyla sarpa sarar. Dahası ailesinin doktor olmasını ısrarla istemesine karşın tiyatro aşkını dizginleyemeyen bir gencin çareyi intiharda bulmasıyla daha da karışır. Olaydan sorumlu tutulan Keating okuldan gönderilir.
Filmin bana göre en vurucu noktalarından biriyse Bay Keating’in yollanmasından dolayı edebiyat dersine giren okul müdürünün, Bay Keating’in yırttırdığı makaleyi büyük bir şevkle okutması esnasında eşyalarını almak üzere sınıfa giren Keating’in ardından öğrencilerin ‘oh captain, my captain’ nidalarıyla sıraların üzerine çıkıp dünyaya başka bir gözle  bakabildiklerini kanıtlayıp otoritenin çok da korkutucu olmadığını fark etmeleridir.
İşte bu sahne bize gerçekten de ‘sözcüklerin ve fikirlerin dünyayı değiştirebileceğini’ gösteriyor.

Film, baskı altındaki bu yedi gencin farkındalık kazanması, özgürleşmesi ve ödedikleri bedeller yoluyla bize yarını düşledikçe gelmeyen yarınlardan ve yeni gün çoktan gelmiş olsa bile hala hayalini kurduğumuz yeni günlerden arınıp gerçekten anın tadını çıkartmamızı ve ecel geldiğinde dönüp de ‘boşa yaşamışım’ demememizi öğütlüyor.

Eğitimsel açıdan yaklaştığımız zaman günümüzde Türkiye’de de verilen eğitimin filmdeki örnekten farklı olmadığını görüyoruz. Otorite, öğrencilerin becerilerini ortaya çıkarmaktansa onları sindirip toplum tarafından kabul görmüş mesleklere yönlendiriyor. Gerçek hayatta kullanabileceğimiz bilgiler edindirilmek yerine ezbere dayalı sistemle zihni örümcek ağları gibi dolanmış bir nesil oluşturuluyor.
Eğitim akımlarına göre değerlendirdiğimizde de Bay Keating’in İlerlemecilik esasına dayalı olarak davrandığını görüyoruz. Pragmatizmin eğitime entegre edilmiş hali olan İlerlemecilik, okulu öğrenciyi hayata hazırlayan bir yer değil; hayatın kendisi olarak görür. Temel amaç, öğrenciyi etkin kılmak ve öğrencinin becerilerini geliştirmektir.
Bunun tam aksini okul müdürü Bay Nolan’da görüyoruz. Nolan’nın eğitim felsefesiyse Daimicilik. Eğitimde yeniliklere kapalı olan bu görüş klasik, realist ve idealist bir felsefeye dayanır. Eğitimin değişmez olduğunu savunur ve eğitimi öğrenciyi yaşama hazırlık olarak görür. Amaç üstün zekalı kişiler yetiştirmektir.

Filme psikolojik açıdan yaklaştığımızdaysa ergenlik çağının sonlarında olan bu gençlerin grup bilinci oluşturması, doğru- yanlış ayrımına varabilmesi, karşı cinse duyulan ilginin açığa vurulabilmesi gibi yönlerden incelendiğini görüyoruz. Hayatı yeni yeni anlamlandıran, büyümenin ne anlama geldiğini idrak etmeye ve aile içerisinde duygusal bağımsızlığını kazanmaya çalışan bu gençler , hayatlarında dinamik bir anlam arayışındalarken Varoluşsal Psikolojinin etkilerini görebiliyoruz ve bu gençler farklılık yaratıp kendi yollarını çiziyorlar.

Meral Güner
İstanbul Kültür Üniversitesi 17’ mezunu bir psikolojik danışmanım. Her zaman insan ilişkileri, insan davranışları, duyguları ve sebeplerine çok ilgi duydum. Çocukken ebeveynlerimin davranışlarını anlamlandırmaya çalışarak başlayan bu yolculuk, ergenlikte kendimi ve nihayetinde insanı anlama ve anlamlandırmaya vardı. Bu yolda olmayı severken bir yandan yolu paylaşmayı, yolda öğrenmeyi ve bu yolda olabildiğince kalmayı amaçlıyorum.